Artistik, Bumbastik, Fantastik Röportaj
07 Haziran 2012
Şebnem Bozoklu’yu ilk gördüğümde simsiyah düz saçları ve dudağında kıpkırmızı bir ruj vardı. Küçük bir grupla beraber benim evimde Ezgi Mola’nın doğum gününü kutluyorduk. Salona girdiği anda Madonna çalmaya başlayınca, biz de el sıkışarak değil, 16 yaşında iki liseli ergen tadında, karşılıklı çığlıklar atarak tanışmış olduk. Vogue şarkısı eşliğinde dansederken, hiç beklemediğim bir anda karşımda ‘spagat’ açtığında, tanışalı daha beş dakika bile olmamıştı. O gün biri gelip, bir yıl içinde bütün Türkiye bu kadını meçli saçlarıyla, mahallenin 40’ını geçmiş ablası olarak tanıyacak deseydi, muhtemelen Şebnem’in o artistik, bir o kadar da ‘bumbastik’ dansı kadar şaşırtamazdı beni. Bir yıl içinde olanları ise çoğunuz biliyorsunuz zaten.

Şebnem’le son görüşmemizde bu kez onun evindeydik. Bayıldığım eşi Emre’yle beraber, kollarını 180 derece açarak (bu da kol spagatı) ‘bütün gün’ şahane bir şekilde ağırladılar bizi. Röportaj kısmından bahsetmiyorum; nasıl olsa birazdan okuduğunuzda başlığın hakkını nasıl verdiğini anlayacaksınız. Aslında meselemiz filmler olmasaydı, yemyeşil bahçeyi evin içine taşıyan o balkonun verdiği huzuru da saatlerce anlatabilirdim size. Ancak ne yazık ki; yediklerim ve içtiklerimle beraber, tüm gördüklerimi de, plaktan dinlediğim Madonna şarkılarını da, evin diğer misafirlerini de, geceye kadar süren muhabbetleri de kendime saklıyorum. Fotoğrafları çeken güzel insan Ayşegül Karacan’a, günümüze görsel destek katan Enis Arıkan’a ve fantastik ev sahiplerimiz Şebnem'le Emre'ye teşekkür ettikten sonra, o uzun süren günün küçük bir kısmını huzurlarınızda ifşa ediyorum.



Merhaba Şebnem Bozoklu!
Esen kal Ömer…

Başlamadan bitirdin röportajı…
Heyecandan.

Bir oyuncuya sorulacak en kötü klişe soruları hazırlamış olabilirim. Öyle olsaydı, hangi soruyla başlardım sence?
Bu oynadığınız karakterle gerçek Şebnem arasındaki benzerlikler nelerdir?

Dur o zaman. Bunun için öncelikle son yaptığın işi sormam lazım?
En son Uğur Yücel’in yazıp yönettiği Buzdağı filminde oynadım. Çekimleri bitirdik, şimdi merakla bekliyoruz. Bir de TRT’de yayınlanacak olan yeni bir diziye başladım. Polisiye diyebiliriz. Bak mesela orda çok değişik, bugüne kadar oynamadığım bir kadını oynuyorum. Klişe soruna zemin hazırlayayım.

Biz filmden devam edelim. Buzdağı’ndan ne öğrendin?
Vay, şaşırttın beni. Ne öğrendim? Terekeme aksanını öğrendim. Bir de Kars’ın çok soğuk olduğunu… Eksi 42 dereceyi gördüm. Uçsuz bucaksız bir ova düşün; sadece kurtların ayak izlerinin olduğu koca bir beyazlık. Orda yemek yerken, çatalın soğuktan ağzımıza yapışabileceğini öğrendim.

Derginin ‘pure’ konseptine uygun sahneler geliyor gözüme. Peki, ‘pure’ diyince senin aklına hangi film geliyor?
Sanırım Amélie geliyor. O karakteri daha iyi tanımlayacak bir sıfat düşünemiyorum. Saf.

Sinemada en çok kıskandığın kadın karakter için de aynı cevabı verir misin?
Öyle sorarsan Kate Winslet’ın oynadıklarını sayarım. Bayılıyorum ona. Bence Amerika’nın son dönemdeki en iyi oyunculardan biri. En son Mildred Pierce’ı izleyip kıskandım mesela. Revolutionary Road, Romance & Cigarettes, Reader… Hepsinde şahane, çok hastasıyım; yapacak hiçbir şey yok.



Türkiye’de oyuncuları farklı karakterlerde görmeyi çok sevmiyoruz sanırım. Yönetmenler de çok risk almıyor. Sen şimdi üç oyuncu seçsen ve daha önce hiç izlemediğimiz rollerde oynayacaklar desem?
Şener Şen’i psikolojik derinliği olan bir filmde bir seri katil olarak izlemek çok acayip olurdu bence. Perran Kutman’ı, asla ama asla domestik olmayan bir rolde izlemeyi çok isterdim. Bir de… Enis Arıkan’la biz, eskiden deli gibi korku filmleri izlerdik. Enis’i de çok iyi bir korku filminde en son öldürülen karakter olarak hayal ediyorum. Ya da herkesi tarayan manyağı öldürerek gözyaşları içinde final yapan kişi de olabilir.

Ben seni ilk gördüğümde sergilediğin performansı unutamıyorum.
(Uzun bir kahkaha sonrası) Nerdeyse ortamdaki herkesle yeni tanışmışım. ‘Hello’ diyip spagat açtım.

Sen hangi oyuncunun performansını unutamıyorsun?
Jean Luc Godard’ın Serseri Aşıklar filmindeki Jean Seberg ve Jean Paul Belmondo. Şüphe’deki Phillip Seymour Hoffman. Doctor Zhivago’daki Omar Sharif. Bir de Funny Girl’deki Barbara Streisand.

Valla helal olsun, film isimleriyle bir kerede saydın hepsini. Sinemada ilk izlediğin filmi hatırlıyor musun?
Eskiden çocuk sinemaları vardı. Annem onlara götürürdü beni. Oturuyorsun, ışıklar kapanıyor ve ilk defa karanlıktan korkmuyorsun. Bir de çocuk olunca, o perde şimdikinden 10 kat daha büyük sanki. Çok sevmiştim. Çizgi film izlemiştim. Mickey Mouse’lu bir filmdi. Tamam, itiraf ediyorum; duygusunu hatırlıyorum ama filmi hatırlamıyorum. Ama gerçekten sihir gibi bi’şeydi.

Konuyu annenle babana nasıl getiririm diye düşünüyordum ben de. Bayağı film karakteri gibiler, di mi?
İki sit-com karakteri onlar.

Annenle babanın bir filmi yapılsaydı…
Ben annemi de babamı da çok iyi oynayabilirdim. Bizimki tam komik aile; gülelim, eğlenelim. Onları bir Tim Burton dünyasında da hayal edebiliyorum. Burton’ın tuhaf plastik anlayışına çok yakıştırıyorum annemle babamı.

Senin çekmeni istesek, nerde geçerdi film?
Ne anlatırsam anlatayım, ben kesinlikle bir İstanbul filmi yapmak isterdim. Her zaman, daima, sonsuza kadar.



Türkiye dışında diğer ülke sinemalarına baktığın zaman, bizde neyin eksik olduğunu düşünüyorsun?
Ben sinemanın değer gördüğü tüm ülke sinemalarını çok kıskanıyorum. Bir kere sektör olarak sinema ciddiye alınıyor ve destekleniyor. Doğal olarak, alanında uzmanlaşmış çok fazla kişiyle karşılaşıyorsunuz. Bizde ise her şey biraz daha el yordamıyla yapılıyor. Sürekli bir oldurma hali... Düşük bütçelerle, sonsuz iyi niyet dünyasında, nasıl daha iyi yapabiliriz diye uğraşıyor herkes. Böyle olunca bir film sürecinin bile tadını çıkaramıyoruz.

Sen en çok hangi ülkelerin sinemasını seviyorsun?
Fransa ve İran sanırım.

Keşke film olsaydı dediğin bir klip, şarkı, fotoğraf, kitap ya da resim var mı?
İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası. Bir de şiir var. Ümit Yaşar Oğuzcan’ın Galata Kulesi şiiri… Kuleden atlayarak intihar eden oğlunun hikayesini anlatıyor. Bence iyi bir film olmayı hakediyor.

Ne acayip bir sahneydi dediğin bir sahne var mı?
Ay çok var. Çok var, çok var. Stalker’ın final sahnesi var. The Fountain filminde ölümsüzlük ağacının yeşerdiği an. Bi’ doğa patlaması gibi; ağaç büyür, büyür ve esas karakterin karnından devam eder. Çok etkilenmiştim. Bent filminden, Nazi kampında iki erkeğin birbirine dokunmadan seviştikleri sahne... Bir de Düttürü Dünya filminde, Ayberk Çölok’un sandalye ile güreş yaptığı sahne, hayatımda izlediğim en iyi sahnelerden biri.



Valla çalışıp gelmiş gibisin. Hızlı hızlı soracağım bundan sonra soruları, cevaplamak için 30 saniyen var. Hazır mısın? İsmini çok sevdiğin filmler?
Ve Tanrı Kadını Yarattı... Çok güzel film ismi. Bir de, film değil ama 9 Eylül’de öğrenciyken oynadığımız bir tiyatro oyunu vardı; ismine bayılıyorum. Bira Sarhoşu Ruhum Dünyanın Bütün Noel Ağaçlarından Daha Hüzünlüdür. Yazarı Zafer İlbars.

Hayatı hafifletmek için sığındığın film?
The Sound of Music.

En çok ağladığın film?
Javier Bardem’in Karanlıktan Önce ve İçimdeki Deniz. Bu ikisi beni mahfetmişti. Bir de Türk filmi söyleyeceğim. Hakkari’de Bir Mevsim. Çocukken izlemiştim; çok küçüktüm ve çok ağlamıştım.

Türkiye Sineması’nda hakkı yenilmiş diye düşündüğün film var mı?
Var tabii ya... Filmin adı Çark ve yönetmeni Muzaffer Hiçdurmaz. Ben izlediğimde çok etkilenmiştim. İşçi filmi. Tarık Akan oynar.

Animasyon filmlerden favorilerin? Kimi seslendirmek istersin?
Ice Age 1, Shrek 2, Ratatouille ve Wall-E. Betty Boop’u seslendirebilirdim.

Kült olmuş ve senin izlemediğin için utandığın bir film?
Hazır mısın? Ben hala Braveheart’ı izlemedim. Niye? Çünkü o zamanlar her yerde Braveheart vardı. Her yerde. Arkadaşlarım dalga geçiyorlardı. Ben de izlemeyeceğim dedim. İz-le-mi-yo-rum. İzlemedim. Hatta Emre geçen ay bana Braveheart’ın blue-ray DVD’sini aldı, ilgimi arttırmak için ama izlemeyeceğim sanırım.



Bütün sorulara teklemeden cevap verdiğin için sana ödül gibi gelecek bölümle röportajı bitiriyoruz. Müzikaller…
(Birden heyecanlandı) Hastasıyım. Daha dün Jesus Christ Superstar’ı 150. kez izledim. Emre sinir krizinin eşiğine gelip “aşkım maçı açabilir miyiz?” diye sorunca yarım bırakmak zorunda kaldım ama maçtan sonra bitirdim.

Bize en sevdiğin müzikalleri sayar mısın?
(Heyecanı devam ediyor) Andrew Lloyd Webber’in işlerini çok seviyorum. Şöyle yapalım; 15 yaşımdan bugüne kadar izleyip de beni en çok heyecanlandıran, farklı dönemlerdeki müzikalleri sayayım. Jesus Christ Superstar, The Sound of Music, rock müzikali olarak Rent, The Wizard of Oz, Avenue Q, Sefiller ve Notre Dame’ın Kamburu.

Peki son olarak… Sen bana bir soru soracak olsan ne sorardın?
Mutlu musun diye sorardım. Beni en çok ilgilendiren şey bu sanırım.

Şu an bu balkonda gerçekten çok mutluyum.
Ee, bitti mi yani? Tim Burton’ın hangi karakteriyle arkadaş olmak istediğimi sormayacak mısın?

Bir daha böyle röportaja denk gelir miyim bilmiyorum. Tamam, sorayım. Beni de ekibe alacaksanız söyleyebilirsin.
Ben, Tim Burton’ın Sweeney Todd: Fleet Sokağının Şeytan Berberi filminde, Mrs. Lovett’ın insan eti kullanarak börek yaptığı ama yiyenlerin bu ayrıntıyı bilmedikleri börekçisinde oturup, tadını çok merak ettiğim o böreklerinden yerken, bir yandan çocukları oyalamak için onlara sürekli cin içiren Mrs. Lovett’i izlemek, bir yandan da Helena Bonham Carter ve Johnny Depp’le muhabbet etmek istiyorum. Tim Burton da gelse güzel olur. Sen de gelebilirsin. Nokta.

Oh!