Her Kışın Sonu Bahar
22 Mart 2014
O kadar sık değişiyor ki yaşadığım dünyada haberler, öncelikler, konuştuklarımız.. Oturdum şu yazıyı yazmaya. Kafamda. 15 gün geçti. Önce başka bir coğrafyaya gittim. Gerçekten gittim, sadece kafamda değil. Uçaktan indiğim an arkamda kaldı tüm tapeler, saçmalıklar, başkası adına utanmalarım, yazıklar olsunlar. Saat dilimim de farklıydı hem. Gerçi durmuyordu İstanbul’da hiçbir şey, gece bile. Hep karanlık, siyah. O yüzden bana sorana, nasıldı Amerika diye, tek cevabım oldu. Biraz utanarak ama samimiyetle. Burada olmamak çok güzeldi bir süre için. Hem kar da yağmıştı biraz. Asfalt bembeyazdı işte bir sabah.



Sonra daha da sıcak bir Amerika’ya gittim. Önce yağmurlu, sonra t-shirt'lü, güneş gözlüklü. Müzik dinlemeye. Bir düzine konser izledim, en az. Jarvis Cocker ile sohbet ettim. Lady Gaga konuşurken dinleyip aaa ne tatlı kızmış dedim kendi kendime. Coldplay kurası çıkmayınca zaten bende şans olsa dedim. Jay Z ve Kanye West çıktığında ise şansımın döndüğünü sanıp, nerdeyse herkese çıktığını öğrenip 5 bin kişilik kuyruğu görünce ise acele karar verdiğimi anladım. Sonra hayatta en sevdiğim adamlardan birinin, Damon Albarn’ın konserini izlemek için en önde yerimi aldım bir gece. Sonra aman çıkmayayım buradan şimdi, yerimi kaybetmeyeyim, neme lazım deyip, tam 2 yıl önce Salon’da izlediğim St Vincent’ı izledim tekrar. Karşıdaki diğer mekana gitmek vardı aklımda halbuki. Sonra o konser bu gezim boyunca izlediğim en iyi konser oldu çıktı. St Vincent bembeyaz saçları ile sahnedeki yerini aldığında 4 bin kişi çığlık atıyordu. Sahnede sadece 4 kişi, sade ışıklar, uğraşsız görünen bir muazzamlık. Zaten bence gitar çalan kadın kadar seksi bir şey de yoktu. Dolu dolu bir tatmin duygusu. İçimi doldurup taşan mutluluk. St Vincent muhteşemliğinden sonra Damon Albarn. 2 boyutlu bir hayranlığın 3 boyuta dönüşü. Mekandan çıktığımda yüzümde koca bir gülümseme vardı. Ne konserdi di mi ama diyordum arkadaşım Pınar’a, St Vincent’ı düşünerek Damon’dan çok. Taksi bulamadık bir süre. Otel yakın sayılırdı aslında. 25 dakika yürüyecektim halbuki. Hem kilo da verirdim. Yorgunluktan ise ölmek üzereydim o sırada. Elif’in sözleri yankılandı kulağımda. “Dünyaya kilo vermeye gelmedik Bengi!” Atladım bisikletli taksilere bunun üzerine, uyumaya. O sırada aldım kaza haberini. O vazgeçip gitmediğim mekanın önünde gerçekleşen, 3 kişiyi öldüren, 23'ünü yaralayan. Titredi bir içim. Biraz soğuktan, biraz dehşetten… En çok da kura bana çıkmadığı için sanırım. Şans.



Dediğim gibi en başta. Ben bu yazıyı yazmak için masada oturuyorum kafamda bir yerde. En az iki haftadır. Hiçbir yazdığım bu değildi aslında. Önce size bembeyaz bir NY günü yazmak istedim, tüm pisliği örtmesini diledim o beyazlığın. Müziği Olafur Arnalds’dan. For now I am winter. Sonra St Vincent yazmak istedim; çünkü o harikaydı. Sahnedeki hareketleri, ritmi ve beyaz saçlarıyla sanki bizi robotlaştıran dünyaya bir başkaldırı idi o. Bana ümit veren ve evet ya, daha iyisini hak ediyoruz biz bu hayatın işte dedirten. Ne güzel şey müzik dinlemek, konser izlemek. Neden bizde kimse ilgilenmiyor, neden bize lüks bunlar dedirten. Zihnimin öteki bir köşesinde ise kazanın ertesi günü, aynı konser mekanının önünde kuyruğa girenlere biraz şaşırarak bakan biri vardı. Hayatın devam etmesine, durmamasına şaşıran, hüzünle karışık sevinen. Hepsinin sonundaysa, belki de işte tüm bunların bir toplamı, yepyeni bir dünyaya uyanmak isteyen biri var. Huzuru ve beyazı arayan. Ne de olsa her kışın sonu bahar.