Yeni Başlayanlar İçin Dans. 2.Bölüm
16 Temmuz 2014



Ufak adımlar at.

“Hayat” diyorum, “bazen beni ürkütüyor.” Toprak yolda ilerliyoruz. Amacımız, kulaklarında kırmızı etiket olan ve ormanın uçsuz bucaksız köşelerine dağılmış yaklaşık 20 buzağıyı toparlayıp, genel kontröllerini yapmak ve tartmak için çiftliğe götürmek. “Yapmak istediğim şeylerin boyutu ve imkansızlığı gözüme o kadar büyük gözüküyor ki, başlamadan vazgeçiyorum. Büyük resimden korkuyorum ve nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Hayat da aynen öyle… Bazen yaşamak o kadar gözümü korkutuyor ki her şeyi bırakmak istiyorum.” Kovboy da dinliyor beni atlar da, ama hangisi cevap veriyor tam emin olamıyorum: “Korkunu yenmenin ve başarıya ulaşmanın tek bir yolu var: Ufak adımlar at” diyor. “Varmak istediğin yere olan mesafeyi düşünmeden sadece adımlarına konsantre ol ve adım adım ilerle.” Koskoca ormanda binbir köşeye dağılmış mavi, beyaz, yeşil, sarı ve kırmızı etiketli 200 tane buzağıdan sadece kırmızı olanlarını ayıklayıp geldiğimiz 10 millik yolu, at üzerinde ve 20 kırmızı buzağı ile geri gitmemiz gerekiyor. 6 saat sonra çiftliğe varıyoruz, önümüzde kırmızı etiketlilerle. Müthiş bir hissiyat hepimizde, ya da belki de sadece bende. Zoru bu kadar kolay başarabilmek hissine alışıklar sanırım. Zor bir durum da yok zaten, her şey mümkün. Sadece adımların sayısı azalıp artabiliyor o kadar, o da sorun değil.



Zamansız ol.

Tüm zamanlar onların nasıl olsa. Bu koskocaman gökyüzünün altında zaman anlamını yitirmiş. “En iyi at eğitmenlerini diğerlerinden ayıran tek bir özellik vardır, o da sabır” diye yazıyor, akşamları yorgunluktan kapanan gözlerime zar zor hakim olup ancak tek bir sayfasını okuyabildiğim kitapta. “Eğer bana 100 yıl verilseydi bu sorunla nasıl başa çıkardım?” diye sor diyor, “karşına çıkan her sorunla.” Buradakiler okumamışlar bu kitabı, ama bu kitap okumuş sanırım onları çünkü bahsettiği en iyi eğitmenler onlar olsa gerek. Eminim ki atlar onlara her daim hatırlatıyor: “Ya bütün zamanımızı buna vereceğiz ya da şu saniye duracağız. Ne kadar acele edersen, o kadar çok zaman kaybedersin. Buna son vermenin tek bir yolu da yavaşlamak ve zamansız olmaktır.”



Benim ayaklarım artık senin.

Zamansız bir dünyanın o koskocaman göğünün hemen altında uzanan yemyeşil yeşilliklerde bir at ve üzerinde dört ayaklı bir “wrangler” var. Atın ayakları onun. Bu dansa başlamadan önce verilen bir karar, ve bu kararla varılan bir teslimiyet var: “Benim ayaklarım artık senin.” diyor at. Bu ilişkiyi zorla kullanılan güç yürütmüyor. Zaten öyle bir durumda, at kıyaslanamayacak bir farkla üstün gelirdi. Tam ortada, karşılıklı duyulan güven ve koşulsuz teslimiyetle tek olmuş iki vücut var. Ortak dilleri alışılagelmişin dışında bir şey: Fiziksel kuvvet değil, zihinsel güç de…




Hisset

Kovboyun eyerinin arkasında isminin baş harfleri yazmıyor. Onu, kendi isminden daha çok ilgilendiren başka bir gerçek var, eyerinin üzerine oturduğu her an var olan tek bir gerçek: “hisset”. Atıyla kurduğu ilişkinin ortak dili bu, hissiyat. Kendisinden yüz kat kuvvetli bir canlıya hissiyatıyla liderlik yapıyor. Atının güvenini, hisleri sayesinde kendine duyduğu güvenle kazanıyor. Liderler, çevresindekileri güçleriyle değil hisleriyle yönetirler çünkü değişmeyen tek gerçek budur. Akıl bize oyun oynar, fiziksel güç ise görecelidir. Hisler ise, dinlemeyi ve güvenmeyi başardığımız sürece bizim bu hayattaki pusulamızdır… Atını hissiyatıyla yöneten bir kovboy diyorsa bunları, büyüyünce onun gibi olmak dışında başka bir şey dileyemiyorum o an tanrıdan. “Umarım daha büyümemişimdir…”



Ben senin yansımanım.

“Evet, benim yansımamsın.” diye cevap veriyorum, aralarında dolaşırken ansızın peşime takılan ata. Yaptıkların, benim yaptıklarımın bir yansıması. Gitmen için karnında aniden hissettiğin sert ve sabırsız bacak vuruşlarıma karşı sert ve asabisin. Yavaşlaman için duyarsızca asıldığım dizginlere karşı duyarsızsın. Bana kızgınsın, senden tutarsızca talep ettiğim isteklerim için. Kızgınlığım, hırsım, sabırsızlığım, duyarsızlığım, hepsi benim… Elimi alnına sevgiyle uzattığım zaman, alnını bana sevgiyle uzatıyorsun. Ben huzur dolu nefes alıyorum, sen huzur dolu nefes veriyorsun. Dans etmeyi yeni öğrenirken sen bana, zamansızlığının verdiği genişlikle hareket ederken ben sana sabrediyorum. Sevgim, huzurum, sabrım ve duyarlılığım, hepsi benim.

Atların arasında yürüyorum. Birisi peşime takılıyor. Ağaçların arasında daireler çiziyorum, arkamda. Koşmaya başlıyorum, arkamda. Duruyorum, arkamda. Bir anda ağlamaya başlıyorum, hüngür şakır. İçimden taşan sevgiye hasretim. “Ben seninle dans ederken” diyorum “çok iyiyim.”

Teşekkürler.