İyi ki Sinema Var!
13 Temmuz 2014
Muhabirliğe 12 yıl sonra dönmek de varmış. Kayıt cihazımı sanki hiç 12 yıl geçmemiş gibi sakince çekmeceden çıkarıyorum, test ediyorum, oğlak üstüne oğlak olmaktan mütevellit, çantaya bir de yedek pil atıyorum. O da yetmiyor, telefonun record tuşunu test ediyorum. İkisiyle kaydedeceğim ne olur ne olmaz diye. Sorular hazır, Işık Lisesi’nin karşısındaki Üçgen Kitabevi’ne giriyorum, soruları bastırmak için. Ben 6 yaşındayken de bu kapıdan içeri girmiştim. Sahibi hala bana Seçil diyor, hiç değişmediğimi söylüyor! Böyle bir melankoliyle, işte Özel Okmeydanı Hastanesi’nin önündeyim şimdi. Birazdan Dr. Ercan Kesal ile son kitabı Evvel Zaman’ı ve sinemayı konuşacağız. Ama ben biliyorum, Ercan Kesal yine sinema, hekimlik veya edebiyat üzerinden hayata ve insana dair şeyler söyleyecek esasen. Ercan Kesal son kitabı Evvel Zaman’ı benim için imzalıyor ve şöyle yazıyor. “Sevgili Seçil, iyi ki sinema var!” Evet, iyi ki sinema var...

Ercan Kesal kimdir?

Ercan Kesal, 1959’da Avanos’da doğdu. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden 1984 yılında mezun oldu. Keskin Devlet Hastanesi, Bala ve köylerinde Sağlık Ocağı hekimliği yaptı. 1990 yılında özel sağlık sektörüne girdi. Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak filmindeki oyunculukla başlayan sinema serüveni, Üç Maymun ve Bir Zamanlar Anadolu’da filmlerinde senarist ve oyuncu, Vavien, Derin (kısa film), Saç, Küf, Yozgat Blues, Sen Aydınlatırsın Geceyi, Hükümet Kadın ve Ben O Değilim gibi filmlerde ise oyuncu olarak devam etti. Radikal ve Birgün gazetelerinde düzenli olarak güncel hikayeler ve denemeler yayımladı. İlk kitabı Peri Gazozu Radikal gazetesindeki yazılarının derlemesinden oluşmaktadır. Kesal hala Yeditepe Üniversitesi Sosyal Antropoloji Bölümü’nde doktora çalışmalarına devam etmektedir.



Mekan: Özel Okmeydanı Hastanesi
Saat: 13:00

Öncelikle sinema üzerine o kadar az türkçe kaynak var ki, o anlamda Evvel Zaman sanırım daha önce örneği olmayan ilk film güncesi. Bu açıdan da ayrıca kıymetli. Güncede bir filmin montaja kadar olan senaryo ve çekim sürecini okuduk. Burada senaryo ekibi arasında zaman zaman ortaya çıkan fikir ayrılıkları, set sürecinde hafif hafif hissettiğimiz tansiyonlar, moral bozulmaları, buna karşın herkesin bir anda kendini çok mutlu hissettiği anlar da var. O gelgitleri sanki oradaymışız gibi hissediyoruz. Tabii bu yazarın hüneri. Ama kitabı bitirdikten sonra bir yandan film yapmak dünyanın en delice işi desek de, bir hayalin somut birşeye dönüşmesi mucizevi birşey, bunu görüyoruz. O inanç nasıl diri tutuluyor tüm bu süreçte?


Ortaya çıkan ürün sizin kendinize olan saygınızı sağlayan, kendinize olan saygınızı bir kez daha test ettiğiniz, aslında kendinizi sınadığınız bir alan. Set bütün bu süreç, ortaya çıkan ürün ise hakikaten paha biçilemez bir şey. Onun bir karşılığı yok. Yani parayla filan yapılacak birşey değil çünkü bütün bu süreçler. Söylediklerin çok doğru. Bir kere oradaki o tartışmalar verimliliğin işareti, senaryoda. Zaten herkes aynı lafı söylerse bir şey çıkmaz ortaya. Set mucizelerle dolu bir yerdir, ama bir yandan da inanılmaz hayal kırıklıklarıyla karşılaşabilirsin. Tam da bunlardan sette ilham çıkartacak bir bakışınız olmalı. Yani bütün bu olumsuzlukları lehinize çevirmeyi bilirseniz iyi bir film çıkıyor. Ya da etrafınıza o gözle bakarsanız. Yani, ışıklar söndüğü için beklemedik biz. Köyde, odada hakkaten ışıklar söndü. Karanlıkta çekmeyi düşününce orada mucizevi bir şey çıktı. Pekala bekleyebilirdik çay molası verip, ışıkların gelmesini. Tekrar aydınlıkta çekmek için. Ama öyle yapmayıp, böyle yaptığınız zaman ortaya çok daha başka bir şey çıkabiliyor. Oradaki bir karakter çok etkileyici şeyler yapıyor, yüzü çok iyi, kamerada sizi çok etkileyen bir resim veriyor, onun peşine düşmek mesela o anda. Bütün bunlar aslında şunu gösteriyor ki, sinema seti aslında hayatla çok benzeşiyor birbirine. Sette yaşadıklarınızla hayatta yaşadıklarınız arasında çok fazla ayrılık yok yani hayatta planlar yaparsınız, başka şeyler size yaşatılır ama onlara hızla uyum sağlarsınız. Sette de planlarla gidersiniz, yağmur yağar, uçak geçer, kar beklersiniz, yağmaz bir türlü.. O başrol oyuncusu hastalanmıştır, arada çalışmaz. Köpek havlamaz, hakkaten hepsi de oldu bütün bunların. Ama siz onların içerisinde yeniden bir şey üretmek için çabalarsınız, işte bu da sizi en sonunda elde ettiğiniz ürünle birlikte çok mutlu eder. Üstesinden gelmiş, başarmış, kendinizi test etmiş olursunuz aslında.



Kitapta insanın görünmeyen yüzünü göstermeli, içimizdeki o tuhaf karanlığı anlatmalıydık diyorsunuz. İçimizdeki o tuhaf karanlığı siz nasıl tariflersiniz?

Bir Zamanlar Anadolu’da filminin hikayesini yazarken, senaryosunu oluştururken bu senaryoda biz neyi anlatmalıyız? Hakikaten bir ceset peşinde koşan bir grup bürokratın gece boyunca süren hikayesini mi anlatmalıydık sadece, bu bir film için hiç yetmeyecek bir şey. Bunun bir kıymeti yok bence. Neyi anlatmalıydık o zaman? Aslında biz bir cesetin peşinde koşan bürokratların gece boyunca süren yolculuğunu anlatırken, bunların birbirleriyle olan ilişkisini, kendileriyle olan hesaplaşmalarını, o bitmek tükenmek bilmeyen iktidar duygusunu, birbirlerine sürekli hükmetmeye çalışıyorlar ya, kurnazlıklarını, onların, ölümle olan ilişkilerini, birisi kendi karısının ölümüne sebep olmuş ama haberi yok, yani bu aymazlığı belki, ama buna rağmen bununla yüzleşememesi bir türlü, en sonunda hala böyle suçu karısına atmaya kalkışmasını, doktorun hallerini, muhtarın o tuhaf üçkağıtlarını ve ama bir yandan da bozkırın ortasında o kadar güzel bir kızın da hani babası olabilmeyi..

Bütün bunlar aslında bizim gündelik hayatımız içerisinde, birbirimize maskelerle yaşadığımız bu hayatın görünmeyen tarafı değil mi? Yani persona’larımız var bizim, bunlarla ancak iletişim kurabiliyoruz. Biraz önce sözünü ettiğim, az önce senin de tanıdığın o insan üzerinden belki örneklenebilir. İşte onun arka tarafında başka bir şey var. Görünmeyen tarafı. Asıl insan orada gizli duruyor. Bunları açığa çıkartmakla aslında hayatı daha iyi anlamlandırıp, ona daha iyi katlanabiliyoruz. Sanatın işlevi de bu diye düşünüyorum ben. Yoksa genel geçer, zaten varolan şeyin altını sürekli çizerek, onu göstererek bir şeyi çekmek, yazmak çok mesele değil. Orada insana dair, insanın gelişmesine, bu hayattaki pozisyonuna dair bir şey çıkmıyor. Buralardan şaşırarak ve değişerek çıkıyorsunuz. Bu sıkı bir resim sergisinden çıkmak gibi, iyi bir konseri izlemek gibi, çok sağlam bir romanı okumak gibi de aynı zamanda. Sizin duygularınızı harekete geçirecek bir filmden çıkıyorsunuz. Ona hizmet eden bir senaryo olsun istedik.

Kitapta Tarkovski’nin bir sözü var. Bir sanat eserinin düzeyi, ifade ettiği fikir ne kadar derinlere gömülmüşse ve ne kadar iyi saklanmışsa o kadar iyidir. Sizin oyunculuğunuzda da böyle bir durum var. Küf’te ve Yozgat Blues’daki karakterler örneğin. Bir şey ne kadar sade olursa, kendini anlatmak için ekstra bir efor sarfetmezse, karşı taraf duyguyu o kadar güçlü hissediyor sanki. Ne dersiniz?

Doğru, çünkü kolaycı bir yöntem aslında bir şeyi göstermek. Karşı tarafın düşünmesine aslında müsaade etmiyorsun, ona hazır bir paket veriyorsun. O da onu alıyor yani üzerine derinleşemiyor. Kendiyle bunu karşılaştırıp yüzleşemiyor. Ana akım sinemanın, popüler sinemanın, teatral oyunculukların problemi de bu bence. Kötü naparsa kötü gibi davranıyor, iyi naparsa iyi gibi davranıyor, şaşırmak şaşırmak gibi, kızmak öfkelenmek öfkelenmek gibi. Ama biz öfkelerimizi aslında genellikle hiç göstermeyiz. Ama bunu nasıl beceririz? Karşınızdaki bilir sizin öfkelendiğinizi. Ben oyunculuk eğitimi almadığım için, kendi hayatımdan da yola çıkarak bunları el yordamıyla bulup böyle gösteriyorum, yani böyle oynuyorum. Belki hani eğitim falan alsam bunlardan yoksun kalabilirim, böyle bir farkındalığı kaybedebilirim gibi geliyor bazen. Haksızlık etmeyeyim ama eğitim meselesine, kamera önü oyunculuğumun böyle bir özelliği var. Dediğin doğru, ben öyle yapıyorum. Daha gözlerimle, daha yüzümle oynamaya çalışıyorum.

Aklımızı değil, duygularımızı harekete geçiren şeydir aslolan. Sizin duygularınızı en çok harekete geçiren şey nedir hayatta?

Bu tür eserlerle karşılaşmak. Gündelik hayatta eğer siz dikkatli bakarsanız detayları kaçırmazsanız gözden, o hassasiyetten hala azade olmamışsanız, aslında hayatın içersinde de o kadar çok şey var ki size ders veren, sizin kendinizle yüzleşmenize vesile olan. Ama şeyler daha kolay tabii. İyi bir roman, sıkı bir film, iyi bir müzik. Ama bana böyle akıl veren, bana böyle parmak sallayan, bir psikolog, bir öğretmen, bir din adamı edasıyla beni böyle hizaya sokmaya çalışan bir şey değil de, benim kendi rastlaştığım, karşılaştığım ve benim duygularımı da harekete geçiren bir şey. İşte bu tür eserler.. Sanatın dediğin gibi işlevi de bu bence.



Tıp eğitiminizin yanısıra, diğer disiplinlerle de hem akademik olarak, hem özel ilgi anlamında bağınız var. Antropoloji, psikoloji, edebiyat. Bu disiplinlerin hepsi aslında sinemanın çokça beslendiği alanlar. Özellikle akademik tercihlerde bu alanları seçmeniz sinemayla da bir bağ kurma anlamında bilinçli mi?

Çok bilinçli değil doğrusu, neden? Ben tıp fakültesinde okudum. Tıp fakültesinde okuduğum için ben, doktor olmayı, belki ailemin, belki babamın, belki başka sebeplerin etkisiyle tıp fakültesine gittim ama tıp fakültesinin aslında sosyal bir bilim olduğunu hekim olduktan sonra farkettim. Yani meğer müspet medikal bir bilim değilmiş o. Yani yaptığım şey bir insan bilimiymiş aslında. İnsan sanatıymış, insana dokunmakmış, onu dinlemekmiş, onu dinlemeyi bilmekmiş, reçete yazmak, ilaç vermek bir şey değilmiş meğer. Bunları görünce psikoloji master’ı yaptım sonra, sonra antropoloji doktorası yaptım, bitirmedim henüz, tez aşamasındayım. Ama bütün bunların aslında bir insan bilimi olduğunu farkederek, birbiriyle bağlantılandırdım onları. Bu işime çok yaradı. Yazarken de, oynarken de, hasta hekim ilişkilerinde de işime yaradı. Dediğin doğru.

Bir rolü reddetme nedenleriniz?

Senaryosu, total anlamda, genel anlamda, sadece kendisi değil rolün, senaryosunun beni tatmin etmesi lazım. Rol çok başrol olabilir filan, farketmez, çok parlak bir rol de olabilir. Ama total anlamda senaryo tatmin etmemişse, o rolü reddederim bir. İki, biraz da yönetmene de güvenmem lazım. Onun ne istediğini bilen, kendimi ona emanet edebileceğim birisi olması lazım.

Bir şeye canınız sıkıldığında, o duygudan kurtulmak için yaptığınız spesifik bir şey var mı hayatta?

Okurum hemen. Hemen bir şey okumaya çalışırım. Bu bazen hikaye kitabı olabilir, bazen kutsal kitap olabilir. Hemen okurum. Orada başka bir hayatın mutlaka bana başka bir şey söyleyeceğini düşünürüm hep. Birine danışacaksınız, başka yolu yok.



Hayat bir tamamlanma serüveni benim için. Bir şeyler aracılığıyla tamamlanmaya çalışıyoruz. Sizin de böyle bir duygunuz var mı? En çok hangi duygunuzu tamamlamaya çalışıyorsunuz?

Bu bir yolculuk gibi. İnsan, varoluşsal bir problemle başlıyor bütün bu sorulara önce. Yani niye yaşadığınla ve ne olacağınla, neden böyle şeylerin başına geldiğiyle ilgili sorular sormaya başladığın zaman da kendinize bir yöntem, yer dizayn ediyorsunuz yeryüzünde. Çok belki hani kaba bir tanım olacak ama iyi insan olmak istiyorsunuz, iyi insan olarak yaşamak, iyilikle kalmak ve geçip gitmek istiyorsunuz ondan sonra belki de bu halinizle dünyadan.. Ama görünen o ki, bu öyle kolayca, hani hamdım, piştim, oldum demiş ya Yunus, öyle bir şey yok, bu çağda sanki özellikle daha zor bu çünkü çok fazla dışardan uyaranlar var. Bu uyaranlarla boğuşmak, bunların hesabını vermek, ondan sonra kendinden razı olmak, başkalarının senden razı olduğunu görmek, buna tekrar yeniden akıl yürütmek, zahmetli bir iş ama sanki ölünceye kadar da devam edecek bir iş gibi. Bunu sen tamamlanma olarak tarif etmişsin, doğru. Belki de şöyle, yani aslında çocukluk insanın altın çağıdır ya, sonra büyüyorsun, aslında büyümek bir parça kirlenmek gibi de bir şey, sonra tekrar yetişkin olma, olgunlaşma aşamasında da, sanki bu tekrar yeniden kirlerinden arınmaya çalışıyorsun aslında, tekrar o çapaklarından kurtulmaya çalışıyorsun. Tamamlanmak değil de, temizlenmek gibi bir şey. Öyle tarif edilebilir. Eksik bir şeyi tamamlamak yerine, tekrar yeniden o saf altın çağına dönme çabası gibi de düşünüyorum bazen ben. İnsanın tekrar yeniden çocuk olma modeli gibi geliyor bana yaşadıklarımız. Bilmiyorum..

Peri Gazozu’nun arka kapağında “anne baba çocuk arasındaki zor muhabbet” diye bir tanımlama vardır. Çok kısa ama anlamı yoğun bir cümle bu. O zor muhabbeti siz nasıl tanımlarsınız?

Bu Tanıl Bora’nın cümlesi. Kitabın arka kapağını ve kitabın bütün iç dizaynını o oluşturdu, hikayelerin sıralamasına kadar. Doğru, yani aile, bu dediği anne baba çocuk arasındaki muhabbet, aslında bir aile içi ilişki. Bütün iyiliklerimizin ve birçok kötülüğümüzün ya da birçok hastalığımızın sebebi belki de orası. Çünkü öğrenilen bir yer aile içi ilişki, öğretilen ve öğrenilen bir yer. Siz farkında değilsiniz ama çocuğunuz sizin bütün yaptıklarınızı kaydediyor. Eşinizle olan ilişkinizi, şefkatinizi ya da öfkenizi, başkalarıyla olan diyalogunuzu, gündelik hayattaki aldığınız pozisyonları, hepsini sizden öğreniyor. İyilik de öğrenilebilir, kötülük de. Şiddet de öğrenilebilir, şefkat de. Böylece bir yandan birey olmaya çalışan çocuk, bir yandan da babasını ya da annesini taklit etmeye çalışan çocuk rol model olarak. Ve aradan kendince bir hal çaresi arayan bir birey, geleceğe kendisini hazırlayan bir birey. İşte buyrun, bundan ala zor muhabbet mi olur.

Aslında bu soruların arasında yoktu ama şimdi sizin cevabınızdan yola çıkarak... Hani ebeveynler hep “aynı bana benziyor” der ve bundan mutlu olur ya, aslında bu bir tür kendini sevme çabası mıdır anne baba için?

Evet olabilir, kendinden memnun olma böylece. Kendinden razı olmak. İtiraf edemediği narsistik bir şey belki de. Ama hiç zannetmesin, o başka dinamiklerle, başka şeylerle, başka bir birey o. Ama fazlasıyla sizden etkilenen bir birey. Ama özgün, özgür ve bağımsız bir birey aslında. Bence onla sadece mesafeli bir arkadaşlık kurmak ve ona iyilikle örnek olmak, ona güven duygusu vermek, çok fazla yapacak bir şeyi yok. Abartmamalı bence anne ve babalar pozisyonlarını, ama sahip oldukları pozisyonun da hesabını vermeli.

Yazarlık serüveninizi sorsam? Ne zaman yazmaya başladınız? Bu tamamen içten gelen bir şey mi sizin için yoksa bu konuda kendinizi disipline ettiniz mi, yol haritalarınız oldu mu?

Okumaya başladığınız zaman da aslında yazmaya başlıyorsunuz. Okumazsanız da yazamıyorsunuz. Hikaye bu. Lisedeyken de yazıyordum. Kompozisyonum iyiydi, hep öyle derler ya, hakkaten. Ama bunun bilinçli bir yönlendirmesi olmadı hiç. Üniversitedeyken şiir yazdım, şiir dergilerinde yayınlanmaya başlandı. Sonra hep yazdım, çeşitli dergilerde, edebiyat olsun, psikiyatri ağırlıklı dergiler olsun. Hep yazmaya çalıştım. Ama bu Peri Gazozu’ndaki hikayelerin çoğu biraz Radikal Gazetesi’nin haftalık zorlamasıyla, biraz bir disiplinle ortaya çıkmış şeyler. İyi ki önüme böyle bir iş çıkmış, iyi ki o hafta onu yetiştirmek zorunda kalmışım, filan.. Biraz disiplin işidir yazmak biliyorsun, antreman işidir.



Çehov, “Martı” da, “sadece önemli ve kalıcı olanı betimleyin” der. Sinemada önemli ve kalıcı olan nedir sizce?

Sahicilik bence, çünkü sonuçta model aldığımız şey bu hayatın bizzat kendisi, yani yaşadıklarımız, gördüklerimiz, hissettiklerimiz. Gerçekliği yeniden üretiyoruz. Ama bunu yaparken ilham aldığımız şey bu hayatın bizzat kendisi. O zaman bu yeniden ürettiğimiz şeyin üzerine yaslanacağı şey sahicilik duygusu olabilir gibi geliyor bana. Çünkü onun dışındaki, sahiciliğin dışındaki şey, samimiyet ve sahicilik, evet başka bir şey değil.

Ercan Kesal yönetmen koltuğuna ne zaman oturacak? Yeni bir hikaye üzerinde çalışıyor musunuz? Önümüzdeki dönemde sizi hangi projelerde göreceğiz?

Yeni senaryo çalışıyoruz. Mahmut Fazıl Coşkun kardeşimizle. O Yozgat Blues’u ve Uzak İhtimal’i çekmişti. Yozgat Blues’da birlikte çalışmıştık. Onun üçüncü filminin senaryosunu bitirmek üzereyiz. Mahmut onu çekecek, ben de ya oynayacağım, ya onun yanında olacağım. Ondan sonra da kendi işimin altyapısını bitirip, kendi filmime sıvanacağım. Hikaye olarak da İletişim Yayınları’na söz verdiğim üçüncü kitap var, onlar basacaklar. Bir uzun hikaye ya da kısa roman tarzında bir şey düşünüyorum.

Cumartesi pazarı repo yapmak. Evvel Zaman’da sık sık geçiyor bu söz, benim çok hoşuma gitti. Nerden çıkan birşey bu?

Setin şeyidir o, oraya ait bir dildir o. (Gülüşmeler) Haftada bir gün reposu olur setin. O mucize bir gündür çünkü herkes o setin dışında artık nerde çalışıyorsanız. Ben repolarda farkındaysan Kırıkkale’ye gidip balık yiyorum. Dağın başında sürekli bir balık hayaliyle filan yaşıyorum. Repolarda ben koşa koşa balık yemeye gidiyorum. Üstüne başına alırsın, izine çıkmış asker gibidir repoya çıkan oyuncular. Traş olurlar, yemek yerler, içki içerler falan. (Gülüşmeler) Sinemaya giderler. Bizim repolardan birinde de sinemaya gitmişiz Ankara’ya, hatırlıyorum, iki film varmış o sırada Bornova Bornova ve Kıskanmak. İşte kitapçıya gidersin, bira içersin, işkembecide yemek yersin dönerken filan, öyle hoş bir gün olur, repo iyidir