Heladan Notlar
27 Haziran 2012
Yaşasın yaz geldi… Kim bilir kaç kişi bu cümleyle başlamıştır ömründeki yazlara? “Yaşasın” diye... Fakat çevremdeki bazı sıkılganlar, daha yazı anca yarılamışken “battaniyeye sarınıp DVD seyredesim geldi” falan demeye başlayabiliyorlar. Hatta üzerinde bikinisi, elinde kokteyliyle Alaçatı’nın batan güneşinde dans ederken “deri ceketimi giyip elimde Starbucks kahvemle Nişantaşın çiseleyen yağmurunda kırtasiye alışverişi yapmak istedi canım” gibi inciler yumurtlayan düpedüz deliler de var çevremde. (Bir tanesi “öncüyüm diye çekemiyorsun tabii” dedi geçenlerde. Herhalde yazın ardından kışın geleceğini benden önce tahmin ettiği için vizyonsuzluğumu yüzüme vurarak) Bunlar her şeyden çabuk sıkılıyorlar. Bir cumartesi gecesi 3-4 mekandan daha azına gidilince gecesi sönük geçen cins hani… Sonra kış geliyor ve (daha yaz biter bitmez zaten yazdan sıkıldıklarına pişman olduklarından, güneşin son demlerini yakalamak - ve tabii Cumhuriyet bayramını da bu vesileyle kutlamak- üzere gidilen Antalya’da edindikleri bronzları ancak solmuş oluyor ki) bizimkiler yine çok sıkılıyorlar, bu defa çamurdan ve üşümekten. Şimdi hepsinin günahını da almayayım, yılbaşı ve sevgililer günü gibi oyalama taktikleriyle Şubat ortasına kadar bile dayanabilenleri var. Ama hepsi, (tercihen Şubat da 29 çekip baymazsa)Mart gelir gelmez çorapsız giyilen bez ayakkabılarla daha da çok üşümek üzere sokağa çıkarak, doğaya alternatif kendi yazlarını getiriyorlar. Tabii yine erken sıkılmak şartıyla...

Deli meli ama sonuçta arkadaşım olduklarından dertleri bana da dert olabiliyor ara sıra. Bu yüzden günlük olarak dünyayı kurtarma projemin düşünsel alt yapısını oluşturmaya ayırdığım vaktimde, yani sabah tuvaletimi arz ederken, bu konuya yoğunlaşmaya çalıştım. (Dalga geçmeyiniz lütfen, çünkü hepiniz o anlarda ne kadar iyi yoğunlaşabildiğimizi içten içe biliyorsunuz aslında. Rodin, düşünmenin belki de gelmiş geçmiş en ünlü sembolü olan Düşünen Adam heykelini yaratırken, adama o postürü ve oturduğu taşa da o şeklini boşu boşuna vermedi herhalde. Hala da jeton düşmediyse adamcağızın neden çıplak olduğunu bir düşünün isterseniz)


Auguste Rodin’in “Düşünen Adam” adlı heykeli

İşte ben de sabahleyin bu postürde bir süre yoğunlaştıktan sonra, ektiğim düşünce tohumları (gübrelemenin de etkisiyle olacak) filizlendi ve çözümü buldum: Bir yıl altı ay sürmeli! Ortalama insan ömrünü, bir anda 150 yıla çıkaracak bu devrimsel fikir, aynı zamanda sıkılgan dostlarımın da dermanı olabilir. Çünkü bu sayede her mevsim üç yerine bir buçuk ay sürecek ve millet “bezdim yaz gelsin, sıkıldım kış gelsin” demek bir yana, henüz tadına doyulamadan mevsim biteceğinden, mecburen keyfini çıkartmayı öğrenecek. Bu fikrimin nasıl hayata geçirilebileceğiyle ilgili teknik detaylara çok kafa yormadım. Her işi de ben yapacak değilim ya. Yeri geldiğinde kenara çekilip sözü işin uzmanına bırakmayı bilen biriyim. Ama yine de kabaca yol göstermek adına, doğru zaman ve koordinatlarda planlanacak ve gezegenimizi güneşe doğru 1-2 yörünge sıçratacak bir nükleer patlatma ile yılların kolayca kısaltılabileceğini söyleyeyim, gerisini hallederler herhalde.

Bu arada, durup dururken başımıza iş çıkardığımı düşünmenizi istemem. Dünya tarihine yön veren birçok önemli şahsiyet, benim de yaptığım gibi bu takvim meseleleriyle uğraşa gelmiştir. Misal, bir teoriye göre bazı bilim adamları, Mısır seferi sırasında ünlü Roma İmparatoru Julius Caesar’a, o zamanlar 354 günden oluşan Roma takviminin 365 gün olarak düzeltilmesi gerektiğini söylemiş. Roma takvimine göre30 günlük Mart ayıyla başlayan yıl, Nisan 29, Mayıs 30, Haziran 29 gün… şeklinde atlamalı olarak devam edermiş. Caesar, 365 güne ulaşabilmek için gereken ekstra 11 günün, son ay olan Şubat hariç her aya 1 gün eklenerek sağlanmasını buyurmuş. Yani Marttan başlayarak bütün aylar 31, 30, 31 v.s. olarak düzeltilmiş ve sadece Şubat 29 olarak kalmış. Hazır el atmışken de doğduğu ay olan Temmuz’a, kendi adının verilmesini emretmiş (Temmuz’un İngilizce karşılığı olan July, Julius’tan gelmektedir) Julius’tan sonraki İmparator olan Augustus aşağıya kalır mı? O da sıradaki aya kendi adının verilmesini emretmiş. Fakat Julius’un ayı 31 çekerken kendi biricik Ağustos’unun 30 çekmesinin yakışık almayacağına uyanınca da, son ay olan bahtsız Şubat’tan bir gün alınarak Ağustos ayına ekletmiş. Ağustos 31 güne çıkarken kuşa dönen Şubat da 28 güne inmiş.

Her neyse, biz yine konumuza dönelim. Tuvalette sabah sabah evrenin tasarım hatalarına kafa yorunca, insan ister istemez “bana kalsa başka neleri değiştirirdim acaba” diye düşünmeden edemiyor. Orijinal tasarımı beğenmiyor değilim, ama tanrının kullarını kendine benzeterek yarattığı ve hatasız kul da olmadığı prensiplerinden bir tümevarımla, tanırının da hatasız olmayabileceği sonucunu çıkartmak çok yanlış olmaz sanırım. Ben de bu fikirden cesaret alarak, yeni önerilerde bulunmanın haddim olduğunu anlayınca, tekrar konuya yoğunlaştım. Belki de o anki postürüm gereği (biraz da dirseklerimin dizlerimin üzerinde oluşturduğu kırmızılıkları fark edince), aklım aniden astronomiden biyoloji (hatta dermatoloji) alanına sürüklenerek yeni bir tasarım önerisi bahşetti. Kısaca özetlemek gerekirse önerim şöyle: İnsan cildinin rengi (mevcut durumun tersine) güneşte kaldıkça açılsın, güneş görmeyince de geri koyulaşsın. Böylece yazın üzerimize daha az güneş ışığı çekerek serinliğimizi koruyabilir ve kışın bronzlaşınca da güneş ışığından daha çok faydalanarak üşümekten kurtulabilirdik. (Hani siyah daha çok ışık çekerken, beyaz daha çoğunu yansıtır ya…)Daha az kıyafete ihtiyaç duymak gibi kolaylıkları bir yana, klima ve kombilerden elde edeceğimiz enerji tasarrufu sayesinde daha ekolojik bir dünya da mümkün olabilirdi. Bence bu da devrim niteliğinde bir fikir. Hadi bizi boş verin, güneşin altında bin yıllardır kavrulmaktan zencileşmiş Afrikalıların aslında püfür püfür bir beyaz, veya güneşe hasret İskandinavların kapkara olduklarını hayal etsenize. Bu arada ilk başta önerdiğim, bir yılın altı aydan oluşması fikrim günün birinde hayata geçtiğinde, sıçrayacağımız yeni yörüngede güneşe çok daha yakın olacağımızı düşünürsek, cilt renklerinin takası fikrimin o sıcakta ne kadar değerli bir hale geleceğinin takdirini size bırakıyorum. (Bu da vizyonsuz olduğum iftirasında bulunan arkadaşıma kapak olsun)

Tanrının hakkı üçtür, biliyorum. Ama bu kadar yoğunlaşmak insanı yoruyor. Bu yüzden günün üçüncü tasarım önerisi için sözü sevgili dostum Woody Allen’a bırakıyorum. Kendisi hayatın tersten yaşanmasının daha iyi bir tasarım olacağını şöyle anlatmış :

Hayatı tersten yaşamalıyız. Ölümle başlayıp ilk iş o meseleyi hayatımızdan çıkarmış oluruz. Bir yaşlılar yurdunda uyanıp her gün kendimizi daha iyi hisseder ve sonunda artık fazla sağlıklı olduğumuz için kapı dışarı edilirdik. Bir yandan emekli maaşımızı alırken, etrafımızda bizi seven torunlar ve çocuklarımızla hayatı tattıktan sonra, iş hayatına atıldığımız birinci gün, adımıza verilen partide çeşitli hediyeler ve teşekkür paketi ile karşılanırdık. 40 yıl çalıştıktan sonra, emekliliğin tadını çıkarabilecek kadar gençleşmiş olurduk. Bir süre kafayı çeker, partiler ve önümüze gelenle yatar, sonra da okula başlardık. Çocuk olur, hiçbir sorumluluğumuz olmadan oynar ve doğuma kadar da el üstünde tutulan, meme ile beslenen bir bebek olarak yaşardık. Ve son 9 ayımızı da lüks spa koşullarını andıran, ılık ve yumuşak bir ortamda geçirip hayatı bir orgazmla noktalardık.

Mick Fransez

İstanbul 18 Haziran 2012