KADINLAR VS. ERKEKLER
27 Kasım 2013
Birbirinden farklı hatta birbirinin karşıtı olduğu düşünülen iki tür hakkında, ne zaman karşılaştırmalı bir analiz yapmaya kalkışsam, üstün olan türün üyesi olmamın objektif bir değerlendirme yapmama mani olacağı gibi bir itiraz geliyor. Benzer bir sıkıntıyı, kimsesiz çocuklar yararına düzenlediğim bir davette, ekmeğin aslında pastadan daha lezzetli olduğunu savunduğum konuşmamın ardından da yaşamıştım. Bu defa da zenginliğimin görüşümü bulandırdığını ima eden hakaretamiz eleştiriler almıştım. (Oysa bence bu konudaki en yetkin, hatta muhtemelen ekmek – pasta ikileminin yaratıcısı olarak tek yetkin ağız sayılabilecek Marie Antoinette de benim gibi düşünüyordu. Ekmek BULAMIYORLARSA (!) pasta yesinler demişti hatırlarsanız. Pasta ikinci tercihiydi yani) Eleştirilerin büyük kısmının davette cömertçe ikram ettiğimiz pastaları kürek yüküyle tüketenlerden gelmesini de takdirinize bırakıyorum.

Şahsıma yöneltilen bu eleştirilere katılmıyorum. Belli bir cins, statü, sınıf vesaire ile ilgili yorum yapabilmek için illa da o sınıfa mensup olmak gerekmiyor. Empati denen bir şey var. Bırakın alt sınıftan bir insanoğlunu, bir hayvanla bile empati kurulabildiğini düşünüyorum. Nitekim bir gece kütüphanemde, Kahire'deki bir müzenin bekçisinden bence değerinin çok altında bir fiyata satın aldığım antik parşömenlerimi kemiren minik bir sıçan yakalamıştım. Yumruğumun içinden kurtulmaya çabalarken adeta bir telgraf makinesi gibi seri ve düzensiz vuruşlarla çarpan kalbi, avucumu zonklatıyordu. Kolumun sinir tellerinden akan duyguları, sıçanların mors alfabesini bilmeyen kalbime bütün açıklığıyla ulaşmıştı. Öyle ki, bir an için onu yem olarak X. Malcom'a (Onuncu Malcom, 10 nesildir ailemizin sadık dostları olmuş Doberman sülalesinin en genç üyesidir) fırlatmaktan vaz geçip, daha ani ve acısız bir ölüm bahşetme arzusuyla doldu yumuşayan kalbim. Neyse ki hemen ardından, kemiksiz kemirgenin gizlemeye çalıştığı sinsi ve obur niyetlerini de algıladım. Hatta bir an için, onun da benimle empati kurduğuna ve kendi tiksinçliğini benim gözümden görünce, yem olmayı hak ettiğini anladığına neredeyse eminim. Çünkü çırpınmayı bırakıp başını öne eğdi ve bir utanç sessizliğine gömüldü. Kalbi bile saygıyla sustu. Bunun üzerine biraz da ağzını şapırdatarak heyecanla kararımı bekleyen X. Malcom ile empati kurayım dedim. Çok sevindi salak. Sanki sıçana ani ve sessiz bir ölüm bahşetmeyi seçseydim, ardından cenazeyle gömecektim de o da ziyafetten mahrum kalacaktı. İsraftan hiç hoşlanmam.

Her neyse, diyeceğim odur ki, kadınlar ve erkekler hakkında doğru bir analiz için, analiz edilen bütün tarafların deneyimini bizzat edinmek şart değildir. Empati kurabilmek yeterli ve bu konuda bir sıkıntım olmadığını şimdiye kadar anlamışsınızdır. Kaldı ki, hayata gözlerimizi açtığımız andan itibaren kadınlarla doğal olarak oluşan hizmet ilişkisi, biz erkeklere gerekli gözlem ortamını sağlıyor. Ayrıca ben cinsiyet meselesini, dişi erkek ikilemi üzerinden analiz etmeyi de düşünmüyorum. Çünkü penisi olan insanoğluna erkek, vajinası olan insankızına da dişi demek dışında söylenecek bir söz yok. “Çocuğu anne büyütür” ya da “aile reisi babadır” gibi sosyal yargılarla mücadelede ise (en azından Batılı toplumlarda) epeyi yol kat edildi zaten. Ama “cinsel yönelimler” söz konusu olduğunda, Batılı toplumlarda bile kafalar hala karışık ve ayrımcılığın güncel mağdurları cinsel yönelim ya da tercihleriyle azınlıkta kalanlar. O yüzden de kısa ve öz analizimi bu bağlamda yapacağım.

Bütün genellemelerin olduğu gibi, cinsel yönelimler üzerine yapılan genellemeler de epeyi sorunlu ve ayırımcılığın temel kaynağı. Yani “Bir kadın ancak bir erkeğe romantik duygular besleyebilir ya da arzulayabilir” demek, “Yahudiler cimri olur” demek kadar yanlış. (Hatta daha yanlıştır muhtemelen) Bu tür genellemelerle çizilen sınırlardan oluşan siyah beyaz bir cinsel tercih haritasında kendilerine bir yer bulamayan azınlıklar, var olabilmek için bir bayrak altında toplanma ihtiyacı hissediyor ve kendilerine yeni bir sıfat, sınıf yaratmak zorunda bırakılıyorlar. (Gay, lezbiyen…) Hatta bu 'sıfat' genellikle ayırımcılığı yapan çoğunluk tarafından kullanılan bir yafta oluyor. Fakat böyle bir bölünme, genelde sorunu daha da çetrefilleştiriyor. Çünkü azınlıkta kalanlardan oluşan her yeni sınıf, kendini net çizgilerle tanımladığı zaman, kendisinden daha küçük ve “o zaman ben neyim?” diye sorgulayan yeni bir dışlananlar alt kümesi daha yumurtluyor. (Twink, Dyke…) Ve bu ‘kümesler’ sonsuza kadar bölünerek çoğalıyor. Ya da bir kez daha dışlanmak istemeyenler, doğalarına tam uymasa da en azından yakın olan bir kimliği benimseye yöneliyor. Bunun yerine sınırları (genellemeyi) yıkmaya çalışmak meseleye çok daha kökten bir çözüm getirebilir. ("Bir kadın bir kadına da romantik duygular besleyebilir ya da arzulayabilir" demek gibi) Mesela cimri olmayan Yahudi azınlığın mücadelesi, yeni bir kategori yaratmaktansa genellemeyi reddetme metoduna güzel bir örnektir bence.

Kimliğinin din hanesine “Jedi” yazdıran fırlamaya hayranlık duymuyor değilim, fakat kökten çözüm din hanesinin kaldırılması değil midir? Aynı şekilde, etnisitenin (gönüllü sosyal aidiyet çerçevesi dışında) kimseyi ilgilendirmemesi için verilen (ırkçılıkla) mücadele de, soruna ayrıştırıcı değil bütünleştirici bir yaklaşım. Bu yüzden de nasıl Türk/Kürt/Alevi/Sünni/Siyahi gibi ayrımlar yerine vatandaş/insan gibi bütünleştirici kavramlar ön plana çıkartılıyorsa, cinsel yönelimleri üzerinden yapılan ayırımcılığa karşı da, herkesin doğasının biseksüel olduğu gerçeğini anlatmaya çalışarak mücadele etmek gerekiyor.

Çok ani bir giriş oldu galiba, açalım…
Hiç kimse %100 hetero olamayacağı gibi, hiç kimse de %100 eşcinsel değildir. Pratikte kiminle sevişiyor olduğumuz bu gerçeği değiştirmiyor. Kaldı ki, cinsel yönelimi belirleyen tek kriter de seks değil. Bazen X.Malcom’u izliyorum hemcinsleriyle oynarken. Beraber uyumak, sarılmak, yalamak, ısırmak onlar için sevginin dışavurumundan başka bir şey ifade etmiyor. Ne cinsiyetlerinden şüpheleri var, ne de aşıldığında şüpheye veya kimlik bunalımına düşmelerine sebep olabilecek bir sınırları. Kimine göre jöle sürüp dans edince, kimine göre pantolon giyince, kimine göre “ona” şiir yazınca eşcinsel oluveriyorsunuz; kimine göre ise sadece bir iki defa sevişirsen henüz olmayıveriyorsunuz. Dünya üzerindeki bin bir farklı kültürde, eşcinselliğe atfedilmiş bin bir türlü eylemden hiçbirini yapmamış bir tane bile hetero bulabileceğinizi sanmıyorum. Siz de mutlaka birilerinin “Ay çok homo bir hareket benje” dediği bir şeyler yapıyorsunuzdur. E “ben %93 heteroyumuşum abi, ya sen?” gibi tespitlerin anlamsızlığını da düşünürseniz, geriye tek çare kalıyor: sınırları tümden yıkmak ve doğamızın –evet hepimizin- biseksüel olduğunu kabul etmek. Çünkü sınırların olmadığı bir dünyada kim kiminle isterse sevişir ama savaşmaz.

Mick Fransez
Kasım 2013,
İstanbul
mfransez(at)gmail.com