Güneşe adanmış şehir; Baalbek ya da Heliopolis
08 Haziran 2014
Lübnan’ın doğusunda, Bekaa Vadisi’nin tam ortasında bulunan Baalbek’e doğru yola çıkarken biraz tedirginim, Hizbullah’ın çok güçlü olduğu bu bölge daha önce konuştuğum batılı turistler tarafından, gidilmesi zor bir destinasyon, dikkatli ol diye uyarıldım. O yüzden çantamı gerekli olabilecek türlü evrakla ve -söylememe bile gerek yok- güneş kremi, güneş sonrası kremi ve benzeri ürünle doldurdum. Yunanca güneş şehri anlamına gelen Heliopolis, Baalbek şehrinin Büyük İskender’in fethinden sonra aldığı isim. Konforsuz bir araba yolculuğu ve üç askeri kontrol noktasını sorunsuz geçmenin muzaffer edasıyla sıcaktan kavrulan şehre ayak basıyorum ve elbette ilk durağım buraya gelme sebebim olan antik Heliopolis.



Resimlerine defalarca baktığım dünya üzerinde en sağlam kalmış Roma mabetlerinden olan Bacchus Tapınağı tam karşımda duruyor, yapının bu kadar büyük olabileceğini düşünmemiştim halbuki, sütunları hayatımda gördüğüm en devasa sütunlar, insan burasının o dönemde nasıl inşa edildiğini düşünmeden edemiyor. Yapıldıkları kireçtaşının rengi daha önce gördüğüm Roma tapınaklarındakinden daha sarı, bu da Ortadoğu’da olduğum hissini pekiştiren detaylardan biri… Yapıda Korent üslubundan sadece altı sütun kalmış, sekizden fazlası İmparator Justinyen’in emriyle İ.S. 537 yılında gemilerle Aya Sofya’ya taşınmış.



Heliopolis’te dağınık bir şekilde konumlanmış dört mabet bulunuyor, Jupiter, Bacchus, Venus ve ilerdeki bir tepede bulunan Mercur Tapınağı. Sıcağa aldırmadan saatlerimi burada geçiriyorum. Ören yerinin dışında bulunan mağazaların satıcıları beni bir kenara çekip orijinal olduklarını iddia ettikleri -elbette olmayan- Roma sikkeleri ve idollerini satmaya çalışırken 1,5 litre suyu nefes almadan içiveriyorum.



Karnım bir hayli acıktığından şehre inmeye karar veriyorum, dillere destan Lübnan mutfağının sıkı bir hayranı olduğumdan ne yiyeceğimi çok iyi biliyorum.İyi bir lokanta ararken ara sokaklara girip fotoğraf çekmeye dalıyorum, içinden geçtiğim handa oturan bir teyzeyle amca o kadar güzel ve içten gülümsüyorlar ki bana, onları da çekmeden edemiyorum, sanırsınız beni yıllar önce kaybetmiş Lübnanlı dedem ve anneannem onlar, bu kısa ve içten akrabalık hissi Baalbek gezimin en keskin anlarından biri oluyor.



Karnımı falafel ve safiha baalbakieh ile iyice doyurduktan sonra koyu bir kahveyle ödüllendiriyorum kendimi.Lokantadan çıktıktan sonra gölgeden yürümeye özen göstererek şehri biraz daha keşfe çıkıyorum, ezan sesi ve kilise çanları birbirine karışıyor…



Bekaa Vadisi deniz seviyesinin 1000 m. altında ve çok bereketli. Bağcılık için ideal iklime sahip olan vadide şarap üretimi 6000 yıl öncesine kadar uzanıyor ve Türkiye’de çok bilinmese de Bekaa şarapları dünyada azımsanamayacak bir üne sahip. Ben de vadinin en önemli şarap kavı olan Chateau Ksara’ya uğramadan geçmiyorum, şarap tadım yarışmalarında birçok ödüle sahip olan kav çeşit çeşit asma kütükleri, Lübnan sedirleri (Cedrus libani) ve kırmızı güllerin çevrelediği huzur dolu bir mekan…İstanbul’daki arkadaşlarıma götürmek üzere üç şişe şarabı çok uygun bir fiyata satın alıyorum. Dışarı çıktığımda kızgın güneş usulca Heliopolis’in ardından batarken Bekaa Vadisi izlemeye doyum olmayan bir renk cümbüşüyle beni Beyrut’a uğurluyor.